‘Sevmek’ ve ‘öldürmek’ fiilleri yan yana geldiğinde nasıl bir duygu yaratıyor insanda? Sevmek, mutluluğu ve çoğalmayı; öldürmek ise azalmayı ve yok olmayı çağrıştırırken nasıl bir arada telaffuz edilebiliyor? Aynı cümleye hiç yakışmayan iki kelime… İnsanın, herhangi bir canlının hayatına son vermesinin pek çok sebebi olabiliyor. Konunun uzmanları yüz yıllardır bu denli bir şiddetin nedenlerini, sonuçlarını ve önleme yollarını araştırıp tartışıyorlar. Peki sevgiden yola çıkıp öldürecek ruh haline nasıl geliniyor?  
Yaşadığımız toplumda anneler için söylenmiş muhteşem sözler var ve onları en üst mertebeye koyan bir görüş olduğu aşikâr. Annelerimizi çok seviyoruz. Bizi büyüten, bize ilklerimizi öğreten, kayıtsız şartsız seven ve bire beş katarak bizi çoğaltan annelerimizi… Bir kadın sadece bizim annemiz olduğunda mı bu değeri ve saygıyı hak ediyor? Kendi çocuklarının annesi olması veya anne olmayıp sadece abla, kardeş, kadın olması yetmiyor mu? Okumak, öğrenmek, en büyük özgürlük olan konuşmak ve emeğiyle dünyaya katkıda bulunmak her bireyin hakkı değil mi?



Belki de sevginin tanımını tam olarak anlayamıyoruz. En basit anlamıyla sevgi: “Sevdiğinin mutluluğundan mutlu olmaktır”. Bu, canlılar arasında olan sevginin tanımı olabilir. Karşılıksızdır, hesapsızdır, ölçü birimleri ile ifade edilemez. Ama daha birçok sevgi tanımı yapabiliriz. 


Örneğin hayatımızı kolaylaştıran eşyalarımızı da severiz. Çamaşır makinamız ya da arabamız bozulduğunda çok canımız sıkılır ve üzülürüz. Demek ki biz insanlar, işimize yarayan eşyalarımızı da seviyoruz. Kimseyle de kolay kolay paylaşmayız sevdiğimiz eşyaları değil mi? İstediğimiz gibi de kullanırız; ne de olsa sahibi biziz. Bu sevgi tanımı acaba tanıdık geldi mi? Son dönemlerde yaşanan şiddet olaylarına mazeret olarak, kadınların duruş ve karakterlerini ortaya koymasını gösterenler için, kadın birey yerine eşya statüsüne konmuş oluyor mu?
Fikirlerini ya da yaptırmak istediklerini karşısındakine kabul ettiremeyen bireylerin ilk başvurduğu yöntem psikolojik aşağılama ve psikolojik şiddet olurken ilerleyen safhalarda durum fiziksel şiddet noktasına gelebiliyor.
Hayvanları ve içinde yaşadığımız doğayı da seviyoruz; ne de olsa hepsine biz kumanda ediyoruz. Eğer sınırlarını aşarlarsa müdahale edebilme hakkını daima kendimizde buluyoruz. Bu da biraz koşullu bir sevgi değil mi?  
Görüldüğü üzere sevgiyi birçok tanımlama ile ortaya koyabiliriz. O zaman şu “öldürecek kadar çok sevmek” duygu durumuna bir açıklama getirelim… Bir kişinin “çok sevdiği için” cana kıydığını söylemesi gibi, şiddet gören bir insanın “beni çok sevdiği için çok kıskanıyor” demesi de gerçek sevginin bilinmediğini gösteriyor aslında. Çünkü gerçek sevgi, sevdiğini olduğu gibi kabul etmeyi, onun mutluluğundan mutlu olmayı, karşısındakinin daima iyiliğini istemeyi gerektirir. Güven, saygı, merhamet ve vicdan gerektirir. Hal böyle olunca dünyadaki en büyük problemin ya sevgisizlik ya da gerçek sevginin bir türlü anlaşılmayışı olduğunu da net olarak görüyor insan.

Bunca sevgi tanımından sonra Erich Fromm’un gerçek sevgi analizi ne de doğru geliyor… 
“Olgunlaşmamış sevgi der ki: Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var. Olgunlaşmış sevgi der ki: Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”