Maneviyat yolunda yürüyenleri sık sık tökezleten bir tuzak var: Öfke...
Öfke kötüdür; yıkıcıdır; hatta ayıptır! Özellikle kadınların öfkelenmesi pek hoş karşılanmaz. O yüzden pek çoğumuzun -farkında olarak ya da olmadan- bastırdığı bu duygu, derimizin altında hem bizi hem ilişkilerimizi yiyip bitiren bir enerji olarak sıkışır kalır. 
.
Bir kadının henüz özgürleşmeden, toplumsal bir akit sonucu sessizleşmesi, “Öfkenin ifadesi kötüdür” maneviyatı maalesef epey akıl karıştırıyor. Bu sanki sağlıklı ego inşa edemeden egosuzlaşmak girişimini çağrıştırıyor bana. Nasıl diyeyim?... Kanatların olmadan uçmaya kalkmak gibi. Halbuki 'bütün' bir birey olmadan birliğe varmak nasıl mümkün değilse, sağlıklı bir ego (duygu, ihtiyaç ve sınırlarını bilen, fark eden ve ifade edebilen) olmadan da sabırsızlıkla aradığımız özgürlüğü deneyimlemek mümkün gelmiyor bana. Sıkıntı ego değil; sağlıksız ve olgunlaşmamış ego. Yani olmadığı şeye öykünen, doğru-yanlış ikileminde bütünlüğü reddeden ve bütünü oluşturan parçalardan işine gelmeyenleri görmezden gelen bir bilinç...
.
Öfke, daha doğrusu öfkelenen parçamız, manevi hijyen uğruna ilk kurban edilen parçalarımızdan biri. Bu baskılama o kadar otomatik ve sinsi ki, ya kibarlık ya farkındalık kılıfı altında ustaca üstü kapatılabiliyor. Ustalarımdan Marion Woodman diyor ki: 

“Eğer hiddet ile doluysak,
bunu bedenlerimizden çıkarmak zorundayız.
İfade etmeliyiz – 
kendimize –
yoksa başka bir forma dönüşebilir,
belki hastalığa.”
.
Genel inancın tersine, günlük hayat içerisinde öfkesini rahatça ifade edebilen insanların yanında kendimi güvende hissediyorum. Öfkenin ifadesi derken, bunu diğerine bir saldırı ya da şiddet şeklinde ifade etmekten bahsetmiyorum pek tabii. Kendi hikayesine ve doğrusuna yapışıp, kendi haklılığını zorla dayatan bir öfkeden de bahsetmiyorum. Kendi duygu ve sınırlarının farkında olmaktan ve bunu kırılganlıkla ifade edebilmekten bahsediyorum. İlişkileri canlı tutan güven, ancak bu şekilde bir şeffaflıkla mümkün. Yoksa deri altında içten patlamalı, sessiz ve toksik öfke, içten içe kişiyi yemekle kalmıyor (ya da donma ve uyuşma refleksi gelişiyor); ilişkileri de tüketebiliyor. 
.
Yoga ve meditasyon yapıyorsak, nefesle çalışıyor ilahiler söylüyorsak, bu, öfkelenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Kabul ve teslimiyet ise yolumuz, bu öfkelenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Aşk ise mezhebimiz, bu öfkelenmeyeceğiz anlamına gelmiyor. 
.
Dünya bu haldeyken, bu kadar sağlıksız ve dejenere bir kültürün içinde yaşarken öfkelenmemek, öfkelenmemeye çalışmak saçma, hatta ahmakça geliyor bana. Önemli olan bu enerjiyle ne yaptığımız; bunu nasıl kıymetli bir hazineye dönüştürdüğümüz. İtmeden, kakmadan, yapışmadan, özdeşleşmeden an’ın içinde bir canlılık ve bağlantı kaynağı olarak nasıl kullandığımız... An içinde hissedilen, şeffaflık ve farkındalıkla ifade bulan öfke değil yıkıcı olan. Asıl canımızı yakan, içeride yığılan, katılaşan ve sıkışan öfke. Ve onu, o halde kapsamaya ve kontrol altında tutmaya harcadığımız yaşam enerjisi. 
.
“Bir şey hissetmiyoruz:
Öfke yok, hiddet yok.
Sevgi yok.
Kalp kapalı.”
Marion Woodman
.
Filiz Telek 
Resim @anetteprs