.
Doğum, hastalık değil. Özel bir durum ya da bir ihtiyaç olmadıkça doktorların ve hastanelerin sürekli kontrolünde olmasına gerek yok.
.
Doğum, bebek için olduğu kadar anne için de bir erginleme hali. Peki, kadının tekamülünde bu kadar önemli ve kutsal bir süreci medikal bir prosedüre indirger ve manevi boyutunu görmezden gelirsek n'olur?
.
Yaşama dair her detayı kontrol etme güdüsü, ölüm korkusuyla yakından alakalı. Ama bu şekilde kurgulanmış bir yaşam da, doğum da ve hatta ölüm de kendimizi kandırmaktan ve varoluşun gizemini ve sihrini inkar etmekten başka bir şey değil. 

Yaşamın dehası ile evrimin milyonlarca yılda geliştirdiği her şeye kısa vadede verimlilik ve kar maksimizasyonu hırsıyla müdahale etmek; insanın yaşam ağındaki yerini, nereden geldiğini ve nereye ait olduğunu unuttuğunun bir göstergesi benim için. 

Doğum ve ölüm, bu kutsal geçişler, bireyin ve topluluğun manevi sanat ve sorumlulukları olmaktan çıkıp medikal bir iş (business) haline geldiği zaman, insanın varoluşuna dair her şey rayından çıkıyor sanki. Bu iki kutsal kapıyı, eşiği, yeniden hak ettikleri şekilde tutabilirsek ve onurlandırabilirsek, hem kendimize hem de yaşama (ve ölüme ve tüm döngülere) büyük hizmet etmiş oluruz. 

Ana akım kültürün ve medikal sistemin baskılarına rağmen evde doğum yapmayı seçmiş cesur bir kız kardeşim var (Evde doğum yapmak yasal hakkınız). Doğumda, eşi ve ebesinin yanı sıra benim de olmamı istedi. Bu armağanı büyük bir heyecanla kabul ettim ve yaşam akışımı buna göre organize ettim. (Daha doğrusu, bir kere niyet edince yaşamım buna göre organize oldu. Mesela 23 Mayıs'ta başlayacak bir inzivam, yetersiz katılım sebebiyle iptal oldu ve bebek 22 Mayıs sabahı geldi.) 

Hamile arkadaşıma ve eşine ve bebişe doğumdan önce, doğum esnasında ve sonrasında eşlik etme şansım oldu. Tam hayal edilen şekilde, sessiz sakin, akışkan bir ev doğumu oldu ve minik kızımız anne ve babasının yatağında dünyaya geldi. 

Sessiz dediğim, yaşadığımız yerin sessizliği -kuşların şarkılarını ve nehrin sesini saymazsak. Arkadaşım, doğum dalgalarının başlamasıyla beraber sesinden destek aldı ve önce karından derin nefes bırakışlar olarak gelen ses, doğumun son anlarına doğru bir kükremeye dönüşmüştü. 
100 kaplan gücünde! 

Yumuşak ve daha içe dönük olarak tanıdığım arkadaşımı 100 kaplan gücünde kükrerken görünce, doğumun kadın için nasıl bir eşik ve erginleme töreni olduğunu derinden idrak ettim. Fiziksel bedeninin ve ruhunun gücünü, kapasitesini, mucizevi olasılıklarını böylesine deneyimleyince kadın sanki yeniden doğuyor bebeğiyle birlikte. Bu sebeple, hamilelik ve doğum esnasında (ve tabi sonrasında annelik sürecinde) tüm kültürel baskı ve beklentilere rağmen (tabii keşke öyle olmasa), kadın kendi sezgilerine güvenerek ve öz otoritesiyle yol alabilirse, içindeki 100 kaplan gücünü kucaklayabilir ve yaşamına bu farkındalıkla devam edebilir. 
Bu, bağımsızlık ve her şeyi kendi kendine halletmek anlamına gelmiyor; bilakis annenin ve babanın bu kararları alırken, toplulukları, yakın çevreleri ve konuyla ilgili deneyimli birileri tarafından desteklenmeleri hayati önem taşıyor. 

O yüzden, gerçekten ihtiyaç duyulmadıkça doğumun medikal detaylarla boğulması ve annenin kendi gücünü ve öz otoritesini medikal sisteme gereksiz teslim etmeye zorlanması, hem kadını güçsüz ve aciz kılıyor -hatta travmatize ediyor, hem de yaşam ve ölümü kontrol etmeye çalışarak, dolu dolu yaşama ve bizi ve sevdiklerimizi özgürleştirecek şekilde ölme hakkımızı elimizden alan bu sistemi var etmeye devam ediyor. 

Doğum da ölüm de ve aslında yaşamın kendisi de kontrol edilemez ve öngörülemez süreçler. Bunu birbirimize hatırlatmaya ve seçimlerimizi, yaşamın öz tasarımına güvenerek yapmaya ihtiyacımız var. 
.
*Fotoğraf, doğum için hazırladığım doğum destek sunağı.


Filiz Telek